Tartışırken Haklı Çıkmak mı Mutlu Olmak mı

Bir tartışmanın tam ortasındasınız ve kalbiniz hızla çarpıyor, avuçlarınız terliyor, zihninizde tek bir düşünce yankılanıyor: "Ama ben haklıyım!" Eşinizin söylediği her cümleyi bir avukat titizliğiyle çürütüyor, geçmişten kanıtlar sunuyor, mantıksal tutarsızlıklarını tek tek ortaya koyuyorsunuz. Hafızanız sanki bir arşiv odasına dönüşmüş, yıllar önceki konuşmaları bile hatırlıyor ve delil olarak sunuyorsunuz. Sesiniz yükseliyor, jestleriniz keskinleşiyor, gözleriniz parlıyor çünkü biliyorsunuz ki haklısınız, bunda hiç şüpheniz yok. Ve sonunda, o sessizlik anı geliyor; eşiniz susuyor, belki odayı terk ediyor, belki de soğuk bir sesle "Tamam, sen haklısın" diyor ama gözlerinde tanımadığınız bir ifade var, sanki bir parça içinden kopmuş gibi, sanki sizinle aynı odada olmasına rağmen çok uzaklara gitmiş gibi. Zafer sizin, tartışmayı kazandınız, argümanlarınız galip geldi. Peki neden içinizde bir boşluk hissediyorsunuz? Neden bu "zafer" size beklediğiniz huzuru, rahatlığı, tatmini getirmedi? Neden o kadar uğraştığınız, o kadar enerji harcadığınız haklılık, şimdi ağzınızda acı bir tat bırakıyor?
İlişkilerde en sık düştüğümüz ve en yıkıcı tuzaklardan biri, tartışmayı bir mahkeme salonu, eşimizi ise karşı tarafın avukatı gibi görmektir. Sanki görünmez bir hakim bizi yukarıdan izliyor ve kimin daha mantıklı, daha tutarlı, daha ikna edici argümanlar sunduğuna göre bir karar verecekmiş gibi hissederiz. Kim daha çok delil sunarsa, kim karşı tarafın sözlerindeki çelişkileri yakalayabilirse, kim son sözü söylerse o kazanacakmış gibi yaklaşırız. Bu düşünce kalıbı öylesine derinden işlemiştir ki, tartışma anında otomatik olarak savunma ve saldırı moduna geçeriz. Her söylediğimiz cümle titizlikle hesaplanmış bir hamle, her sustuğumuz an stratejik bir bekleyiş, her göz teması bir meydan okuma haline gelir. Beynimiz anlık olarak avukat moduna geçer; karşı tarafın argümanlarını dinlerken bile aslında karşı argüman hazırlıyoruzdur, zayıf noktalarını arıyoruzdur, tuzaklar kuruyoruzdur. Oysa evliliğin mahkemesi yoktur, hakimi yoktur, savcısı yoktur, jürisi yoktur, avukatı da yoktur. Ve en önemlisi, en acı gerçek şudur ki, bu hayali davada kazanan bir taraf olduğunda, aslında her iki taraf da kaybetmiş demektir. Çünkü evlilik "ben" ve "sen" savaşı değil, "biz" olma sanatıdır; bir zafer değil, bir ortaklık hikayesidir; bir yarışma değil, bir danstır.
"Haklı olmak" isteği, yüzeyde ego tatmini, gurur meselesi, benlik koruma gibi görünse de, aslında çok daha derin bir anlaşılma ihtiyacından, görülme arzusundan, onaylanma açlığından kaynaklanır. Kendi doğrularımızı kabul ettirmeye çalışırken, bilinçaltında aslında şunu söylüyoruzdur: "Lütfen beni gör, beni onayla, duygularımın geçerli olduğunu söyle, ben de bu ilişkide varım, ben de önemliyim, benim bakış açım da değerli." Bu çığlık, çoğu zaman çocukluğumuzdan gelen derin yaralarla, geçmiş ilişkilerimizde yaşadığımız görmezden gelinmişlikle, küçümsenme deneyimleriyle, belki de kendi ailemizde hiç dinlenmemiş olmakla bağlantılıdır. Belki de çocukken anne babamız bizim fikirlerimizi önemsemedi, belki kardeşlerimizin gölgesinde kaldık, belki de okul yıllarında sesimiz hiç duyulmadı. Ve şimdi yetişkin olarak, en yakınımızdaki insana, eşimize, bu eski yaralardan gelen sesi dinletmeye çalışıyoruz. "Beni duy!" diye bağırıyoruz ama ironik bir şekilde, haklı çıkmaya odaklandığımızda, karşı tarafı dinlemeyi tamamen bırakıyoruz. Eşimiz konuşurken onu gerçekten duymak yerine, kafamızda karşı argümanlar hazırlıyoruz; sıramızın gelmesini sabırsızlıkla bekliyoruz, zihnimizdeki cümleleri parlatıyoruz, bir an önce söz almak için sabırsızlanıyoruz. Bu dinlememe hali, eşimizde derin ve acı bir değersizlik hissi yaratır. O da aynı şekilde savunmaya geçer, o da aynı şekilde duymayı bırakır ve tartışma, bir çözüm arayışından çıkıp, iki egonun kırmızı çizgilerinde direndiği, kimsenin bir adım bile geri atmadığı bir savaşa dönüşür. Savaş alanında çiçek açmaz, sadece yıkım olur; kazansanız bile kaybedersiniz ve her tartışmadan sonra aranızda görünmez ama çok gerçek duvarlar yükselir.
Mutlu olmayı seçmek, haksız olduğunuzu kabul etmek, yenilmek, ezilmek veya susmak anlamına kesinlikle gelmez ve bu ayrım çok çok önemlidir. Pek çok insan "mutlu olmayı seçmek" ifadesini duyduğunda, hemen savunmaya geçer: "Yani ezilmeli miyim, her şeye evet mi demeli miyim, kendi fikirlerimden vazgeçmeli miyim, paspas gibi mi olmalıyım, her istediğini kabul mü etmeliyim?" diye düşünür. Bu korku anlaşılabilir çünkü hiç kimse değersiz hissetmek, görmezden gelinmek veya haksızlığa uğramak istemez. Oysa mutlu olmayı seçmek tamamen farklı bir kavramdır. Mutlu olmayı seçmek, "Şu an haklılığımı kanıtlamaktan, bu tartışmayı kazanmaktan, ego tatmini yaşamaktan daha önemli bir şey var: O da aramızdaki bağ, o da bu ilişki, o da birlikte kurduğumuz yaşam" diyebilmektir. Bu, bir tür duygusal olgunluk, bir tür bilgelik, bir tür perspektif genişliği ve belki de en zoru olan bir tür cesaret gerektirir. Çünkü haklı olmaktan vazgeçmek, egomuzun en hassas yerine, en korunaklı noktasına dokunmak demektir. "Ya bu beni zayıf gösterirse?" korkusuyla yüzleşmek demektir. Ancak bu dokunuş, bu cesaret, ilişkinizi iyileştirecek, güçlendirecek, derinleştirecek en güçlü ilaçtır. Kendinize tartışma anında, o kalbiniz çarparken, sesiniz yükselirken şu soruyu sormayı deneyin: "Bu tartışmanın sonunda haklı olduğumu kanıtlarsam, bu akşam yatağa huzurla girebilecek miyiz? Yarın sabah aynı masada kahvaltı yaparken birbirimizin gözlerine sevgiyle bakabilecek miyiz? Bu zafer, ilişkimize ne katacak?" Eğer cevap hayır ise, eğer bu zaferin bedeli ilişkinin sıcaklığından bir parça daha kaybetmekse, stratejinizi değiştirme vakti gelmiş demektir.
Belki de haklılık savaşını bırakıp, merak penceresinden bakmayı denemeliyiz. Eşiniz size mantıksız, hatta saçma, hatta kabul edilemez gelen bir şey söylediğinde, onu hemen düzeltmek, hatalarını yüzüne vurmak, çürütmek yerine, "Bunu biraz daha açar mısın? Neden böyle hissettiğini gerçekten anlamak istiyorum, bana bu düşüncenin arkasındaki hikayeyi anlatır mısın" diyebilmek ne kadar değerli, ne kadar dönüştürücü bir beceridir. Bu basit görünen, birkaç kelimelik cümle, bir tartışmanın seyrini tamamen değiştirebilecek, 180 derece döndürebilecek muazzam bir güce sahiptir. Çünkü yargılandığını değil, merak edildiğini hisseden insan, gardını indirir, silahlarını bırakır, savunma duvarlarını alçaltır ve kalbini açar. Yargılamak insanı köşeye sıkıştırır, merak etmek ise güvenli bir alan yaratır. Silahlar bırakıldığında, savunma modundan çıkıldığında, gerçek iletişim başlar, gerçek diyalog mümkün olur. O zaman artık iki düşman değil, aynı soruna farklı açılardan bakan ama ortak bir çözüm arayan iki dost, iki partner, iki takım arkadaşı haline gelirsiniz.
Bir çift düşünün: Ayşe ve Mehmet on beş yıldır evliler ve yıllardır aynı konuyu, aynı meseleyi, aynı sorunu tartışıyorlar. Mehmet eve yorgun geldiğinde sessizliğe, yalnızlığa, dinlenmeye ihtiyaç duyuyor; kafasını boşaltmak, günün stresini atmak, biraz kendi köşesine çekilmek istiyor. Ayşe ise tam tersi; gün boyunca yalnız kalmış, çocuklarla uğraşmış, işlerle boğuşmuş ve akşam eşiyle konuşmak, günlerini paylaşmak, bağlantı kurmak istiyor. Her akşam aynı senaryo tekrarlanıyor: Ayşe "Benimle hiç ilgilenmiyorsun, beni görmüyorsun, sanki ben yokmuşum gibi davranıyorsun" diyor, Mehmet "Bana nefes aldırmıyorsun, biraz rahat bırak, her dakika bir şey istiyorsun" diye cevap veriyor. İkisi de kendi açısından haklı, ikisi de kendi ihtiyaçlarını savunuyor, ikisi de acı çekiyor. Yıllarca bu tartışmayı "kimin daha haklı olduğu" üzerinden, "kimin ihtiyacı daha önemli" üzerinden, "kimin değişmesi gerektiği" üzerinden sürdürdüler ve her defasında birisi galip geldi veya küserek tartışma bitti, ama evlilikleri her seferinde biraz daha yara aldı, biraz daha soğudu, biraz daha mesafe açıldı. Ta ki bir gün Ayşe farklı bir yaklaşım deneyene kadar. O akşam Mehmet kapıdan yorgun argın girdiğinde, Ayşe hemen konuşmaya başlamak, gününü anlatmak, soru sormak yerine dedi ki: "Yorgun görünüyorsun. Zor bir gün olmuş galiba. Önce biraz dinlen, bir şeye ihtiyacın olursa söyle. Ben buradayım, bir yere gitmiyorum." Mehmet şaşırdı, beklediği saldırı, beklediği şikayet, beklediği "yine beni görmezden mi geleceksin" bakışı gelmemişti. Bir şeyler farklıydı. Yarım saat sonra, kendi isteğiyle, kendi tercihi ile Ayşe'nin yanına geldi ve "Bugün nasıl geçti senin, anlat bana" diye sordu. İkisi de haklılık savaşını bıraktığında, karşı tarafın ihtiyacına saygı gösterdiğinde, bağlantı kurma alanı açıldı, yeni bir kapı aralandı.
Tartışmaların ve anlaşmazlıkların kaçınılmaz olduğunu, hatta normal olduğunu kabul etmek de önemlidir. İki farklı insan, iki farklı geçmiş, iki farklı kişilik, iki farklı aile kültürü, iki farklı değer sistemi, iki farklı iletişim stili bir araya geldiğinde, çatışma kaçınılmazdır, doğaldır, normaldir. Çatışmasız bir ilişki yoktur ve olsa bile bu sağlıklı bir ilişki olmaz çünkü çatışmanın olmaması ya birinin sürekli sustuğu, ya da mesafelerin çok açıldığı anlamına gelir. Mesele çatışmayı ortadan kaldırmak değil, çatışmayı nasıl yönettiğinizdir; çatışmanın sizi birbirinize yaklaştırmasını mı yoksa uzaklaştırmasını mı sağladığınızdır. Her tartışma, aslında gizli bir fırsattır, bir hediye bile olabilir. Birbirinizi daha iyi tanıma, duvarların arkasındaki insanı görme, yargılarınızı yumuşatma, empati kasınızı geliştirme fırsatı. Ancak bu fırsatı kullanabilmek için, haklılık silahını bırakmak gerekir. Silahsız bir şekilde karşı tarafın dünyasına adım atmak, onun gözünden bakmaya çalışmak, onun hissettiklerini anlamaya çalışmak... Bu, savaşçının değil, barışçının eylemidir; gücün değil, bilgeliğin göstergesidir.
Bir de şunu düşünün: Hayatınızdaki en önemli ilişkileri, en değerli bağları düşünün. Anne babanızla, çocuklarınızla, en yakın arkadaşlarınızla olan ilişkilerinizi düşünün. Bu ilişkilerde de bazen tartışmalar olmuştur, fikir ayrılıkları olmuştur, kızgınlıklar yaşanmıştır. Ama bu ilişkiler neden hala önemli, neden hala değerli? Çünkü o anlarda haklılık değil, bağ ön plandaydı. Anneniz size bir konuda haksızlık ettiğinde bile onu sevmeye devam ettiniz çünkü o sizin anneniz. Çocuğunuz size saygısızlık ettiğinde bile onu bağışladınız çünkü o sizin çocuğunuz. Peki eşiniz neden farklı olsun? Eşiniz de hayatınızda en önemli yere sahip olması gereken, birlikte bir ömür kurmayı seçtiğiniz, her sabah yanında uyandığınız kişi. O tartışmalarda haklı olmak, bu ilişkinin değerinden daha mı önemli? O anlık zafer, birlikte geçireceğiniz onlarca yılın huzurundan daha mı değerli?
Unutmayın, haklı olmak anlık bir tatmin sağlar, egonuzu o an için besler, belki bir zafer duygusu verir, belki gurur okşar. Ancak bu zafer her defasında birazını alır götürür ilişkinin sıcaklığından, samimiyetinden, güveninden. Her "Ben kazandım" demek, aslında "Biz kaybettik" demektir. Mutlu olmak ise uzun vadeli bir huzur inşa eder, ruhunuzu ve ilişkinizi besler, yarınlara güvenle bakmanızı sağlar, birlikte uyandığınız sabahlara sevinç katar. Bir dahaki sefere o tanıdık öfke yükseldiğinde, kan beyne hücum ettiğinde, kalp hızla çarpmaya başladığında, parmağınız eşinizi işaret etmeye hazırlanırken, ağzınız açılıp keskin kelimeler çıkarmak üzereyken ve zihniniz "Ama haksızlık ediyor, ben haklıyım, bu sefer sert konuşmalıyım!" diye bağırmaya başladığında, bir an durun. Sadece bir an, birkaç saniye. Derin bir nefes alın, o nefesi bırakırken eşinizin gözlerine bakın ve şunu hatırlayın: Bu kişiyi seviyorsunuz, bu kişiyle bir hayat kuruyorsunuz, bu kişi düşmanınız değil, bu kişi sizin en yakınınız, bu kişi her akşam yanınızda uyuyan insan. Ve o zor seçimi yapın: Haklı olan "siz" olmayın, mutlu olan "biz" olun. Çünkü günün sonunda, en keskin argümanlar değil, en sıcak sarılmalar hatırlanır. Yıllar sonra geriye baktığınızda, "O tartışmada haklı ben çıkmıştım, onu susturmuştum, galip ben olmuştum" diye övünmeyeceksiniz; muhtemelen o tartışmaları hatırlamayacaksınız bile. Ama "Zor zamanlarda bile birbirimizi bırakmadık, kızsak da barıştık, tartışsak da sevdik, sen-ben değil biz olduk" diyebilecek olmanız, hayatınızın en büyük başarısı, en değerli hazinesi, en kıymetli mirası olacak.