Suçlamadan İfade Etmenin Yolu

Boğazınızda o bildik düğümle, kelimelerin dudaklarınızın ucuna kadar gelip ama bir türlü doğru şekilde dökülmediği o anları muhtemelen çok iyi biliyorsunuzdur. İçinizde biriken bir sitem, karşılanmamış bir ihtiyaç veya sadece görülme arzusu varken, ağzınızdan çıkan ilk cümlenin karşı tarafta bir savunma kalkanı uyandırması ne kadar yorucu olabilir. Belki de sadece "buradayım ve canım yanıyor" demek isterken, kelimeleriniz birer oka dönüşüp sevdiğiniz insanın kalbine saplanıyor ve o an başlayan o sessiz veya gürültülü savaşın içinde kendinizi yapayalnız hissediyorsunuz. Bu yalnızlık hissi, aslında o kadar insani ve o kadar yaygın ki; hepimiz zaman zaman doğru kelimeleri ararken yanlış kapıları çalabiliyoruz. Kendinizi bu çıkmazın içinde bulduğunuzda, niyetinizin sadece anlaşılmak olduğunu ama sonucun sadece uzaklaşmak olduğunu görmek, kalbinizde bir sızı bırakıyor olabilir.
Şu an bu satırları okurken, belki de son yaşadığınız o gergin tartışmanın yankıları hala zihninizde dönüp duruyordur. "Neden beni anlamıyor?" diye sormak, "Neden hep aynı döngüye giriyoruz?" diye hayıflanmak, aslında bağ kurma arzunuzun ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Kendinizi suçlu hissetmenize ya da karşı tarafı tamamen haksız görmenize gerek yok; çünkü iletişim, çoğu zaman iki tarafın da kendi içindeki fırtınadan kurtulup limana yanaşma çabasından ibarettir. Sizin de bu çabanızın içinde yorgun düşmüş olmanız, omuzlarınızdaki o ağır yükün bir parçası ve bu yükü taşımak zorunda kaldığınız için hissettiğiniz her türlü duygu, bugün burada tam olarak kabul görüyor. Birinin sizi gerçekten duymasına duyduğunuz açlık, sadece sizin değil, her insanın en temel varoluşsal ihtiyacıdır ve bu ihtiyacı dile getirmeye çalışırken hata yapmak, sizi sadece insan kılar.
İletişimde suçlama diline başvurmak, aslında farkında olmadan kullandığımız bir savunma mekanizmasıdır; çünkü savunmasız kalmak, gerçek hislerimizi masaya koymak çok daha korkutucudur. "Sen her zaman böylesin" dediğimizde, aslında "Şu an kendimi çok değersiz hissediyorum ve bu acıyla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum" demenin bir yolunu arıyoruzdur. Ancak karşı taraf, bizim içimizdeki o kırılgan çocuğu görmek yerine, ona doğru sallanan parmağı görür ve doğal bir refleksle kendini korumaya alır. Bu noktada iletişim, iki ruhun birleşmesi yerine iki ordunun çarpışmasına dönüşür. Oysa o anlarda ihtiyacımız olan şey, zafer kazanmak değil, sadece bir elin omzumuza dokunup "seni duyuyorum" demesidir. Bu derin özlemi bastırmak için kullandığımız o sert kelimeler, aslında içimizdeki yardım çığlığının yankısından başka bir şey değildir.
Diyelim ki bir akşam, eşinizin veya partnerinizin eve gelip sizinle vakit geçirmek yerine doğrudan telefonuna gömüldüğünü hayal edelim; Ayşe ve Mehmet örneğinde olduğu gibi. Ayşe, bütün gün Mehmet ile paylaşmak istediği heyecan verici bir haberi beklemiş olsun ama Mehmet odaya girdiğinde sadece ekrana baksın. Ayşe'nin içinden "Yine sadece kendini düşünüyorsun, telefonun benden daha önemli!" demek geçebilir; bu cümle bir suçlamadır ve Mehmet'i muhtemelen "Ben de bütün gün yoruldum, iki dakika dinlenemeyecek miyim?" savunmasına itecektir. Oysa Ayşe'nin içindeki gerçek, telefonla ilgili değil, Mehmet'e duyduğu özlemle ilgilidir. "Seninle konuşmayı tüm gün bekledim ve şu an seninle bağ kuramadığım için biraz buruk hissediyorum" demek, Ayşe'nin kendi kalbini açmasıdır. Bu, karşı tarafa saldıracak bir alan bırakmaz, aksine ona bir kapı aralar.
Kendi hislerimizi suçlamadan ifade edebilmek, aslında bir tür "Kintsugi" sanatıdır; kırılan yerlerimizi altınla birleştirmek ve o yaraların varlığını inkar etmeden onları daha değerli bir hale getirmektir. Birine "beni hayal kırıklığına uğrattın" demek yerine "bu durum bende bir hayal kırıklığı yarattı ve desteğine ihtiyacım var" diyebilmek, o altın suyuyla kalbi onarmaya başlamaktır. Bu dil, karşı tarafa bir suçlu olduğunu değil, bir çözüm ortağı olabileceğini fısıldar. İnsanlar kendilerine saldırıldığını hissetmediklerinde, doğaları gereği şefkat göstermeye ve anlamaya daha meyillidirler. Sizin de istediğiniz o şefkatli dokunuşsa, belki de ilk adımı kelimelerinizin keskinliğini yumuşatarak, kendi savunmasızlığınızın o saf ışığını ortaya çıkararak atabilirsiniz.
Bazı çiftler, aralarındaki gerginliği azaltmak için "ma" yani o meşhur Japon boşluk felsefesini kullanmayı denediklerinde, sessizliğin aslında ne kadar iyileştirici olabileceğini fark ederler. Suçlayıcı bir cümle dudaklarınızdan dökülmeden hemen önce, sadece derin bir nefes alıp o boşluğu hissetmek, size tepki vermek yerine yanıt verme şansı tanır. Tepki, bir reflekstir ve genellikle geçmişin yaralarından beslenir; yanıt ise o anın gerçekliğinden ve sevginin onarıcı gücünden gelir. O kısa sessizlik anında kendinize "Şu an karşımdakine ne söylemek istiyorum?" yerine "Şu an tam olarak ne hissediyorum?" diye sormak, iletişimin seyrini tamamen değiştirebilir. Kendi duygunuzun adını koyduğunuzda, onu başkasına fırlatmak yerine ona sahip çıkmaya başlarsınız.
İzin verin, kelimeleriniz birer yargıç değil, birer elçi olsun. Bir elçi, sadece haberi taşır; haberi alan kişinin nasıl hissedeceğine veya ne yapacağına dair bir baskı kurmaz. "Bunu yapmamalısın" demek, karşı tarafın özgürlük alanına bir müdahaledir ve direnç doğurur. Oysa "Bunu yaptığında ben kendimi güvensiz hissediyorum" demek, sizin kendi alanınızda kalmanızdır ve kimse sizin nasıl hissettiğiniz konusunda size itiraz edemez. Sizin hissiniz, sizin gerçeğinizdir ve bu gerçeği olduğu gibi, süslemeden ve suçlamadan sunmak, karşılıklı saygının en zarif formudur. Belki de bugüne kadar kimse size duygularınızın bu kadar kıymetli olduğunu ve onları korumak için saldırmanıza gerek olmadığını söylememiştir; ama bugün, bu yeni bakış açısına sahip çıkmak için kendinize izin verebilirsiniz.
Bu süreçte toxic positivity yani "her şey mükemmel olacak" yanılgısına düşmekten kaçınmak gerekir; çünkü bazı konuşmalar gerçekten zor geçecektir. Kelimelerinizi ne kadar yumuşatırsanız yumuşatın, karşı taraf yine de savunmaya geçebilir veya sizi duymakta zorlanabilir. Bu, sizin yönteminizin yanlış olduğu anlamına gelmez, sadece iletişimin iki kişilik bir dans olduğunu hatırlatır. Önemli olan, sizin kendi merkezinde, kendi nezaketinde ve kendi doğruluğunda kalabilmenizdir. Birine çiçek uzattığınızda onun o çiçeği alıp almaması onun seçimidir, ancak sizin elinizde hala o çiçeğin kokusu kalır. Kendinizi onarıcı bir dille ifade ettiğinizde, sonuç ne olursa olsun, kendi içinizdeki barışı korumuş olursunuz.
Zor bir konuşmaya başlamadan önce, içinizdeki o hırçın dalgaların durulmasını beklemek bazen yapılacak en bilgece harekettir. Fırtınalı bir denizde gemi yürütmek ne kadar güçse, öfke doluyken sağlıklı bir iletişim kurmak da o kadar imkansızdır. Kendi fırtınanızın geçmesine izin verdiğinizde, sular çekildiğinde altında yatan o narin kum tanelerini, yani asıl ihtiyacınızı görebilirsiniz. Belki o an sadece sarılmaya, belki sadece onaylanmaya, belki de biraz takdir edilmeye ihtiyacınız vardır. Bu ihtiyacı suçlamadan, en yalın haliyle dile getirmek, karşı tarafın kalbindeki kapıyı açacak olan o sihirli anahtardır. Unutmayın ki, kalpler birbirine bağırarak değil, ancak birbirlerine doğru eğilerek fısıldaşabilirler.
Bir arkadaşınızla dertleşir gibi, kendi kendinize de bu şefkati göstermeyi denediğinizde, başkalarına karşı olan diliniz de kendiliğinden değişmeye başlayacaktır. Kendine "Yine yanlış yaptın, yine mahvettin" diyen bir zihin, başkasına da "Yine geç kaldın, yine unuttun" demeye hazırdır. Kendi hatalarınızı birer öğrenme fırsatı, kendi kırgınlıklarınızı onarılması gereken birer Kintsugi parçası olarak gördüğünüzde, karşınızdaki insanın da benzer bir süreçten geçtiğini fark edersiniz. Hepimiz biraz kırığız, hepimiz biraz eksik ve hepimiz tam da bu halimizle sevilmeyi bekliyoruz. Suçlamayı bıraktığımızda, o sevginin akması için gereken kanalları kendi ellerimizle temizlemiş oluruz.
Bugün, sadece tek bir konuşmada bile olsa, "sen" ile başlayan o keskin yargı cümlelerini bir kenara bırakıp "ben" ile başlayan o samimi itiraflara yer açmayı deneyebilirsiniz. Bu bir zayıflık değil, aksine en büyük cesarettir; çünkü zırhlarını çıkarmak sadece gerçekten güçlü olanların harcıdır. Karşınızdaki kişiye, sizin dünyanızda neler olup bittiğini görmesi için bir pencere açtığınızda, o pencereden içeri sızacak olan ışık her ikinizi de ısıtabilir. Belki de aradığınız o huzur, sadece bir cümle ötenizdedir: "Sana kızgın olduğum için değil, seni kaybetmekten korktuğum için böyle hissediyorum." Bu dürüstlük, tüm savunmaları eritecek kadar güçlüdür ve onarıcı bir iletişimin başladığı o kutsal andır.
Yazının sonuna doğru yaklaşırken, zihninizde biriken tüm o karmaşık duyguların biraz daha durulduğunu, omuzlarınızın hafiflediğini hayal edin. Bir dostla yapılan uzun bir yürüyüşün sonunda hissedilen o tatlı yorgunluk ve iç huzuru gibi, kendinizi ifade etmenin bu yeni yolunu keşfetmek de size bir tür hafiflik getirebilir. Artık kelimelerinizi birer silah olarak kullanmak zorunda değilsiniz; onları birer köprü, birer çiçek veya birer şifa kaynağı olarak sunabilirsiniz. İletişimdeki bu dönüşüm, sadece ilişkilerinizi değil, kendi ruhunuzu da iyileştirecektir. Yolun geri kalanında, kalbinizin rehberliğinde ve onarıcı kelimelerin gücüyle yürümeniz, her adımda biraz daha barışa yaklaşmanız dileğiyle.