Sessiz Çatışmaların Çocuk Kalbindeki Yankısı

Bir evin kapısından içeri girdiğinizde, bazen havada asılı kalmış, elle tutulur bir ağırlık hissedersiniz. Belki o an kimse konuşmuyordur, televizyonun sesi kısıktır, mutfaktan sadece tabak çanak sesleri geliyordur ama siz yine de bir şeylerin yolunda gitmediğini, görünmez bir gerginliğin odalar arasında dolaştığını bilirsiniz. Ebeveyn olmak zaten başlı başına dünyanın en zorlu, en fedakarlık gerektiren ve aynı zamanda en tatmin edici yolculuklarından biriyken, bu yolculuğa bir de eşler arasındaki anlaşmazlıkların gölgesi düştüğünde, o evin duvarları arasında sıkışıp kalmış hissetmek son derece insani bir durumdur. Çoğu zaman, çocuklarımızı üzmemek, onları bu karmaşanın dışında tutmak adına kelimelerimizi yutarız, öfkemizi içimize atarız ve yüzümüze eğreti bir gülümseme yerleştiririz. Onların uyuduğunu sandığımız saatlerde fısıltıyla tartışır ya da daha kötüsü, günlerce süren o soğuk, keskin sessizliğe gömülürüz. Peki, biz tüm bu çabayı gösterirken, o küçük kalpler evin içindeki bu değişimi gerçekten hissetmiyor mu sanıyoruz? Bu yazıyı okurken belki de dün gece yaşanan bir gerginliği, sabah kahvaltısındaki o soğuk rüzgarı ya da çocuğunuzun size yönelttiği o endişeli bakışı hatırlıyorsunuz. Şunu bilmenizi isterim ki, yalnız değilsiniz; her evde zaman zaman güneş bulutların ardında kalır ve önemli olan o bulutların orada kalıcı olup olmadığıdır.
Çocuklar, doğdukları andan itibaren çevrelerindeki duygusal iklimi okumak konusunda inanılmaz bir yeteneğe sahip, son derece hassas alıcılardır. Onlar için dünya, öncelikle ebeveynlerinin yüzlerindeki ifadeler, ses tonlarındaki titreşimler ve birbirlerine karşı sergiledikleri beden dili üzerinden şekillenir. Biz yetişkinler olarak iletişimin sadece kelimelerle yapıldığını düşünme yanılgısına düşebiliriz, ancak çocuklar kelimelerin ötesindeki enerjiyi sünger gibi emerler. Anne ve babanın arasındaki o görünmez bağ gerildiğinde, koptuğunda ya da düğümlendiğinde, çocuk bunu kendi güvenlik alanına yönelik bir tehdit olarak algılar. Ev, onlar için dünyadaki en güvenli liman olmalıdır; ancak bu limanda fırtınalar koptuğunda, sığınacakları yerin temelleri sarsılır. Hiç düşündünüz mü, o sessiz anlarda, siz birbirinize bakmaktan kaçınırken onların zihninden neler geçiyor? Çoğu zaman, biz yetişkinlerin bile anlamlandıramadığı bu karmaşık duygusal süreçleri, kendi sınırlı dünyalarında anlamlandırmaya çalışırken en kolay yolu seçerler: Kendilerini suçlamak. "Annemle babam kavga ediyor çünkü ben oyuncaklarımı toplamadım," ya da "Babam eve geç geliyor çünkü ben yaramazlık yaptım" gibi düşünceler, o küçük omuzlara taşıyabileceklerinden çok daha ağır bir yük bindirir.
Bu durumun yarattığı stres, sadece o anlık bir üzüntüden ibaret kalmayabilir. Sürekli bir çatışma veya gerginlik ortamında büyüyen çocuklar, kendilerini sürekli tetikte hissetmek zorunda kalırlar. Tıpkı yaklaşan bir tehlikeyi sezen bir hayvan gibi, evdeki havanın ne zaman değişeceğini, bir sonraki patlamanın ne zaman geleceğini ya da o boğucu sessizliğin ne kadar süreceğini kestirmeye çalışırlar. Bu sürekli alarm durumu, onların gelişmekte olan sinir sistemlerini derinden etkiler. Bazı çocuklar bu stresle başa çıkabilmek için içlerine kapanır, odalarından çıkmak istemez, hayal dünyalarına sığınırlar; sanki görünmez olurlarsa sorunlar da ortadan kalkacakmış gibi. Bazıları ise tam tersine, evdeki gerginliği dışarıya yansıtır; okulda arkadaşlarıyla daha hırçın ilişkiler kurar, öfke nöbetleri geçirir ya da dikkatlerini toplamakta güçlük çekerler. Aslında her iki tepki de aynı kökten beslenir: Güvende hissetmeme ve kontrolü kaybetme korkusu. Onların bu davranışları birer yaramazlık değil, aslında "Ben buradayım, korkuyorum ve ne olduğunu anlamıyorum, lütfen bana yardım edin" diyen sessiz çığlıklardır.
Belki de şu an bu satırları okurken içinizde bir suçluluk duygusu yükseliyor, "Ben çocuğuma zarar mı veriyorum?" diye endişeleniyorsunuz. Lütfen kendinize bu kadar yüklenmeyin. Ebeveyn olmak demek, mükemmel olmak, asla hata yapmamak ya da asla tartışmamak demek değildir. İki farklı insanın aynı çatı altında, hele ki çocuk yetiştirmek gibi stresli bir süreçte her zaman aynı fikirde olması, her zaman tozpembe bir uyum içinde yaşaması mümkün değildir. Çatışma, insan ilişkilerinin doğal bir parçasıdır; hatta sağlıklı bir ilişkinin gelişimi için bazen gereklidir. Sorun çatışmanın kendisinde değil, onun nasıl yönetildiğinde ve en önemlisi, nasıl çözüldüğünde yatar. Çocuklar için asıl travmatik olan, anne ve babalarının tartışması değil, bu tartışmanın bir çözüme ulaşmadığını, aradaki sevgi bağının onarılmadığını görmektir. Eğer bir çocuk, ebeveynlerinin kavga ettiğine şahit oluyor ama barıştıklarına, birbirlerine sarıldıklarına ya da en azından sakin bir şekilde konuyu tatlıya bağladıklarına şahit olmuyorsa, zihninde kalan tek şey o kopuş anıdır. Dünya onlar için "sorunların çözümsüz kaldığı" ve "sevginin pamuk ipliğine bağlı olduğu" bir yer haline gelir.
İşte tam bu noktada, onarıcı iletişimin ve bilinçli farkındalığın gücü devreye girer. Mükemmel ebeveynlik yoktur ama "onarıcı ebeveynlik" vardır. Diyelim ki bir akşam yemeğinde sesler yükseldi, istenmeyen sözler söylendi ve çocuğunuz buna şahit oldu. O anı geri almak mümkün değildir, ancak o anın çocuğunuzun üzerindeki etkisini dönüştürmek sizin elinizdedir. Olaylar sakinleştikten sonra çocuğunuzun yanına gidip, onun seviyesine inerek, gözlerinin içine bakarak yapacağınız kısa ama samimi bir konuşma, onun dünyasında devasa bir fark yaratabilir. "Az önce babanla/annenle biraz tartıştık, sesimiz yükseldi ve bu seni korkutmuş olabilir, bunu anlıyorum. Biz yetişkinler de bazen anlaşamayabiliriz, bazen yorgun oluruz ve birbirimizi kırabiliriz. Ama bilmeni isterim ki bu senin suçun değil. Biz birbirimizi seviyoruz, seni çok seviyoruz ve bu sorunu çözeceğiz." Bu basit cümleler, çocuğun üzerindeki suçluluk yükünü alır, yaşadığı korkuyu normalleştirir ve ona güven verir. Ona, sorunların olabileceğini ama bu sorunların çözülebilir olduğunu ve en önemlisi, onun sevilmeye devam ettiğini göstermiş olursunuz.
Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en değerli miraslardan biri, onlara sağlıklı çatışma çözme becerilerini modellemektir. Eğer biz eşimizle olan anlaşmazlıklarımızda sürekli suçlayıcı bir dil kullanır, kapıları çarpıp gider ya da günlerce küsersek, çocuğumuz da ileride kendi ilişkilerinde benzer yöntemleri kullanacaktır. Ancak, zor bir konuyu konuşurken bile saygı çerçevesinde kalmaya çalıştığımızı, hata yaptığımızda özür dileyebildiğimizi, karşı tarafı dinlemeye gayret ettiğimizi görürlerse, onlar da bu değerli becerileri hayatlarına katacaklardır. Kendi aranızdaki ilişkiyi iyileştirmek için attığınız her adım, aslında doğrudan çocuğunuzun ruh sağlığına yaptığınız bir yatırımdır. Belki de eşinizle aranızdaki o soğukluğu gidermek için bir adım atmanın, bir "zeytin dalı" uzatmanın vakti gelmiştir. Bu sadece sizin evliliğiniz için değil, aynı zamanda o evde büyüyen ve dünyayı sizin gözlerinizden öğrenen o küçük insanın geleceği için de hayati bir adımdır. Unutmayın, hiçbir ilişki onarılamayacak kadar kırık değildir, yeter ki taraflar o kırık parçaları altınla birleştirmeye, eskisinden daha güçlü bir bağ kurmaya istekli olsunlar.