İletişimde Duvarları Kaldıran Sihirli Kelimeler

Kelimelerin gücü vardır, büyülü, dönüştürücü, yapıcı veya yıkıcı olabilen muazzam bir gücü. Bir kelimeyle, tek bir cümleyle bir kalbi kırabilir, paramparça edebilir, yıllarca hatta ömür boyu taşınacak yaralar açabilirsiniz; bir kelimeyle, tek bir cümleyle de aynı kalbi onarabilir, iyileştirebilir, o yaraları sarabilir, umut verebilirsiniz. İlişkilerde zamanla, yavaş yavaş, fark edilmeden oluşan o görünmez duvarlar vardır: soğukluk, mesafe, alınganlık, güvensizlik, bıkkınlık, kopukluk. Bu duvarlar bir günde, tek bir olayla dikilmez, deprem gibi aniden yükselmez; çoğunlukla yanlış seçilmiş kelimelerin, düşünmeden söylenmiş cümlelerin, ihmal edilen teşekkürlerin, unutulan özürlerin, hissedilmeyen takdirlerin tuğla tuğla, yavaş yavaş, sessizce örülmesiyle oluşur. Yıllar geçtikçe bu duvar yükselir, kalınlaşır, güçlenir ve bir gün bakarsınız ki aynı evde yaşayan, aynı yatağı paylaşan iki insan birbirini göremez, duyamaz, hissedemez olmuştur. Peki bu duvarları yıkmak için balyoz mu gerekir, dinamit mi, profesyonel müdahale mi? Bazen bunlar gerekebilir elbette, bazen duvarlar o kadar kalındır ki dışarıdan yardım şarttır; ama çoğu zaman, şaşırtıcı bir şekilde, fısıltıyla söylenen doğru bir cümle, samimiyetle ifade edilen sihirli bir kelime, en kalın duvarı bile yerle bir edebilir, en donmuş kalbi bile eritebilir.
İlk olarak "Hakkın var" veya "Seni anlıyorum" ifadelerinin gücünden, etkisinden, büyüsünden bahsedelim. Bir tartışmanın en hararetli anında, eşinizin size bağırdığını, suçlamalar yağdırdığını, sesinin yükseldiğini, gözlerinin parladığını, ellerinin titrediğini düşünün. Atmosfer gergin, elektrik yüklü, her an bir patlama olabilir. O kaotik, stresli, öfkeli anda durup, derin bir nefes alıp "Haklısın, bu konuda sana haksızlık etmiş olabilirim" veya "Seni anlıyorum, nasıl hissettiğini anlıyorum" dediğinizi hayal edin. O anda ne olur biliyor musunuz? Şişirilmiş, patlama noktasına gelmiş bir balonun havası aniden söner; karşı tarafın savunma gardı, saldırı pozisyonu, o gergin, savaşa hazır duruş bir anda düşer. Çünkü savaşmak için iki kişi gerekir, tango iki kişiliktir, kavga iki taraflıdır. Bir taraf silahını indirip, savunmayı bırakıp "Seni duyuyorum, sözlerini dinledim ve duyguna hak veriyorum" dediğinde, savaş alanında tek başına kalan kişi savaşı sürdüremez, sürdürmek istemez bile genellikle. Bu, karşı tarafın söylediği her şeyi kabul etmek, her iddiasını onaylamak, her suçlamasına "evet" demek anlamına gelmez; bu, onun hissiyatını, yani üzüntüsünü, öfkesini, kırılmışlığını, acısını geçerli, meşru bir duygu olarak tanımak, onaylamak, saygı göstermektir. "Senin gibi düşünmüyorum" ile "Senin böyle hissetme hakkın yok" arasında dağlar, okyanuslar kadar fark vardır.
İkinci sihirli ifade "Senin için ne yapabilirim?" sorusudur ve bu basit, kısa soru, ilişkideki pek çok düğümü çözebilir, pek çok kapıyı açabilir. Sadece sorunu konuşmak, analiz etmek, deşmek, kimin haklı olduğunu tartışmak yerine, çözüme ortak olmayı, elini taşın altına koymayı teklif etmek demektir bu. Eşiniz yorgun, stresli, bunalmış, üzgün göründüğünde, hemen tavsiye vermek, "Şöyle yapmalısın, böyle etmelisin" demek yerine bu soruyu sormak, çok güçlü, çok değerli bir mesaj taşır: "Biz bir takımız ve ben senin yanındayım, sadece konuşmak için, sadece dinlemek için değil, harekete geçmek için de buradayım, elimi uzatıyorum." Bu soru, bencilliğin, ben-merkezciliğin, sadece kendi ihtiyaçlarına, kendi sorunlarına odaklanmanın panzehiridir. Çoğu zaman eşler, özellikle yıllar geçtikçe, birbirlerinin sorunlarına bağışıklık geliştirir, "Yine aynı şeyden şikayet ediyor, hep aynı hikaye" diye düşünürler, ilgiyi kaybederler. Bu soru, o bağışıklığı kırar, o duvarı deler ve yeniden bağlanmayı, yeniden birbirine dönmeyi mümkün kılar.
Üçüncü güçlü, dönüştürücü ifade "Bunu bana biraz daha açıklar mısın?" veya "Neden böyle düşündüğünü, böyle hissettiğini anlamak istiyorum" cümleleridir. Eşiniz size bir şey söylediğinde, özellikle sizin hoşunuza gitmeyen, sizi rahatsız eden, hatta kızdıran, hatta saçma bulduğunuz bir şey söylediğinde, hemen savunmaya geçmek, refleksle cevap vermek kolaydır. "Saçmalama!", "Ne alakası var!", "Nereden çıkarıyorsun!", "Yok artık!" gibi refleks tepkiler vermek, otomatik pilotta cevap vermek çok alışılmış, çok kolay bir kalıptır. Ama bunun yerine merakla, ilgiyle, yargısız bir şekilde yaklaşmak, "Hmm, ilginç, bunu biraz daha açar mısın, nereden geldi bu düşünce, bana bunun hikayesini anlat" demek çok farklı bir kapı açar. Bu cümle, bu tutum eşinize şu mesajı verir: "Senin düşüncelerin benim için değerli, önemli, senin iç dünyasını merak ediyorum, hemen reddetmeyeceğim, anlamak için zaman ve çaba harcayacağım." Merak, yargılamanın en güçlü düşmanıdır, karşıtıdır. Yargılamadığınız yerde güven büyür, yargılamadığınız yerde insan açılır, gardını indirir, ve yargılamadığınız yerde sevgi serpilir, yeşerir.
Dördüncü ve belki de en zor söylenen, en fazla ego gerektiren sihirli kelime "Özür dilerim"dir. Ama burada kritik, hayati bir ayrıntı var: Bu özrün "ama"sız, "fakat"sız, "ancak"sız, "şu da var ki"sız, saf, katışıksız, samimi, tek kelimelik özür olması gerekir. "Özür dilerim ama sen de beni kızdırdın", "Özür dilerim ama sen başlattın", "Özür dilerim fakat aslında haklıydım", "Özür dilerim ancak beni dinleseydin olmayacaktı" gibi cümleler, özür değil, örtülü suçlamadır; bunlar karşı tarafın yarasına merhem değil, tuz basmaktır; bunlar iyileştirmez, daha çok acıtır. Gerçek bir özür, saf bir özür şöyle görünür: "Seni kırdığım için özür dilerim. Yaptığım davranış yanlıştı, hata ettim ve bunun sana verdiği acıyı görüyorum, hissediyorum." Bu cümle, egonuzdan daha büyük bir sevginiz olduğunu, haklı olmaktan daha çok ilişkinizi önemsediğinizi, zaferden daha çok huzuru seçtiğinizi gösterir. Özür dilemek, çoğu insanın sandığının aksine, küçülmek, yenilmek, zayıf olmak veya boyun eğmek değildir. Aksine, özür dilemek olgunluktur, güçtür, cesarettir ve ilişkiyi küçük "ben"den, egonun sesinden daha önemli görmenin, daha çok sevmenin ifadesidir.
Beşinci sihirli kelime hepimizin bildiği, çocukken öğretilen ama yetişkin oldukça çoğu zaman ihmal ettiğimiz, unuttuğumuz "Teşekkür ederim"dir. İlişkinin ilk yıllarında, aşkın en yoğun, en taze olduğu dönemde, her küçük şeye teşekkür ederiz; bir bardak su getirmesine, masayı kurmasına, bizi aramasına, mesaj atmasına, günümüzü sormasına. Her şey bir lütuf gibi, bir hediye gibi görünür. Ama zamanla, yıllar geçtikçe, alışkanlık oluştukça, yapılanları görmeye, görev gibi algılamaya, doğal karşılamaya başlarız. "Bulaşıkları yıkaması normal, yapması gereken", "Evi temiz tutması gerekiyor, benim annem de yapardı", "Çocuklara bakması onun işi", "Eve para getirmek zaten görevi" gibi düşünceler başlar ve teşekkürler azalır, seyrekleşir, sonra tamamen kaybolur. Oysa takdir edilmek, fark edilmek, görülmek, değer verilmek ruhun en temel, en derin gıdalarından biridir. Eşinizin yaptığı küçük, sıradan görünen bir şey için, çöpü atması, çay demlemesi, arabaya benzin alması, telefonu şarja takması için içten, samimi bir teşekkür, onun kendini değerli, görülmüş, takdir edilmiş, önemli hissetmesini sağlar. "Bunu fark ediyorum, emeğini görüyorum, çabanı biliyorum ve sana minnettarım" mesajı, ilişkinin canlı, sıcak, yakın kalmasını sağlayan oksijen gibidir.
Bir çift hikayesiyle bu kelimelerin gücünü, etkisini somutlaştıralım: Defne ve Serkan oniki yıllık evliler, iki çocukları var, yoğun kariyer hayatları var, evde her zaman koşuşturma, stres, yorgunluk hakim. Son iki yıldır aralarında ciddi bir soğukluk oluşmuştu. Aynı evde yaşayan iki yabancı gibiydiler; sabah kahvaltıda birkaç kelime, akşam yatmadan kısa bir selam, gerisi sessizlik, mesafe, uzaklık. İkisi de birbirini suçluyordu: Defne "İlgilenmiyor, umursamıyor" diyordu, Serkan "Sürekli şikayet ediyor, memnun olmuyor" diyordu. Bir gün Defne bir şeyler denemeye, durumu değiştirmeye karar verdi. Serkan işten geldiğinde, her zamanki şikayet yerine, sitem yerine, suçlama yerine "Bugün yorgun görünüyorsun, senin için bir şey yapabilir miyim?" diye sordu. Serkan şaşkınlıkla baktı, beklemediği bir soruydu bu, her akşamki rutinden çok farklıydı. Bir süre sonra kendisi de değişmeye, farklı davranmaya başladı. Defne yemek yaptığında, artık sessizce yemek yemek yerine "Bu çok güzel olmuş, eline sağlık, teşekkür ederim, çok emek vermişsin" demeye başladı. Bir kez hata yapıp kırdığında, tartışmak yerine "Haksızlık ettim, özür dilerim" dedi. Bu küçük değişiklikler, bu basit ama tutarlı kelimeler, damla damla biriktikçe, ikisi arasındaki kalın buz erimeye, soğukluk azalmaya, mesafe kapanmaya başladı. Büyük jestler değildi bunlar, pahalı hediyeler, lüks tatiller, romantik sürprizler değildi; sadece küçük, samimi, günlük, tutarlı kelimeler ve davranışlardı.
Bu kelimeler sihirli değnek değildir, bir kere söylemekle tüm sorunlar çözülmez, yılların birikimiyle oluşmuş kalın duvarlar anında, bir gecede yıkılmaz. Mucize beklememek gerekir. Ancak bu kelimeleri bilinçli olarak, tutarlı olarak, içten ve samimi olarak günlük dilinizin, iletişiminizin doğal bir parçası haline getirdiğinizde, evinizin havasının yumuşadığını, o gergin elektriğin yerini yavaş yavaş huzura, sıcaklığa, yakınlığa bıraktığını göreceksiniz. Çünkü sevgi sadece bir his değil, aynı zamanda bir eylemdir, bir tercihtir, bir karardır ve güzel sözler, bu küçük ama güçlü ifadeler, sevginin en zarif, en erişilebilir, en günlük, herkesin yapabileceği eylemidir. Her gün eşinize "Seni seviyorum" demek güzeldir, bu önemlidir; ama "Teşekkür ederim", "Özür dilerim", "Seni anlıyorum", "Senin için ne yapabilirim?" demek, o sevgiyi somutlaştırır, görünür kılar, hissedilir yapar, elle tutulur, gözle görülür hale getirir.