Eşiniz Sussa Bile Aslında Ne Söylüyor

Akşam yemeği masası kurulmuş, yemekler dumanı tüterek tabaklarda bekliyor, tuzluk biber yanyana dizilmiş, bardaklar doldurulmuş ama sofrada garip, ağır bir hava var. Çatal bıçak sesleri dışında derin, yoğun, neredeyse elle tutulabilir bir sessizlik hakim; bu sessizlik fiziksel bir ağırlık gibi odanın üzerine çökmüş, sanki havadaki oksijeni emmiş gibi. Siz sohbet başlatmaya çalışıyorsunuz, umutla bir kapı aralamak istiyorsunuz, "Günün nasıl geçti?" diye soruyorsunuz belki biraz neşeli, biraz zoraki bir sesle. Cevap kısa geliyor, neredeyse mekanik, tek kelimelik: "İyi." Ve sonra yine o duvar, o görünmez ama çok gerçek, çok hissedilen bariyer aranızda yeniden yükseliyor. Bir daha deniyorsunuz, "İşte bir sıkıntı mı var?" Cevap yine kısa: "Yok." Konuşma bitti, yemek sessizce yeniyor, tabaklar toplanıyor, herkes kendi köşesine çekiliyor. Sessizlik, bir ilişkideki en korkutucu, en rahatsız edici, en belirsiz seslerden biri olabilir; çünkü içi doldurulmamış bir boşluk, her türlü korkunun, senaryonun, kötü düşüncenin barınabileceği karanlık bir alan yaratır. Kafanızda senaryolar dönmeye başlar, çoğu olumsuz, çoğu korkutucu.
Çoğu zaman eşimizin bu sessizliğini ilgisizlik olarak, sevgi eksikliği olarak, beni umursamama olarak veya bilinçli bir cezalandırma yöntemi, pasif agresif bir saldırı olarak algılarız. İçimizden düşünceler geçer: "Beni umursamıyor artık, eskisi gibi değil. Benden uzaklaşıyor, soğuyor, başka birini mi düşünüyor acaba. Belki benden sıkıldı, belki bu evlilikten sıkıldı. Ya benimle ilgili bir sorun var, ben yanlış mı yaptım, ne yaptım ki susuyor?" Kaygılarımız kabarır, endişelerimiz büyür, savunmaya veya saldırıya geçeriz. Belki biz de küseriz, belki sorgularız, belki suçlarız. Ancak burada çok önemli bir gerçeği anlamamız gerekir: Sessizlik tek bir anlama gelmez ve sessizlik de kendine özgü bir dildir, zengin, katmanlı bir dildir. Bazen kelimelerden çok daha fazlasını, çok daha derin şeyleri anlatır. Sessizliği okumayı öğrenmek, ilişkide çok değerli bir beceridir.
Eşiniz sustuğunda, o sessizliğin arkasında onlarca farklı mesaj, onlarca farklı neden, onlarca farklı ihtiyaç olabilir ve bu mesajları deşifre etmek ilişkinin derinleşmesi, bağlantının güçlenmesi için kritik önem taşır. Belki de o sussuzluk, o kapalılık şu mesajı veriyor: "Şu an kelimelerimi toparlayamıyorum, kafam çok karışık, duygularım birbirine girmiş, ne hissettiğimi bile tam bilmiyorum, yanlış bir şey söylemekten, durumu daha da kötüleştirmekten, seni incitmekten veya patlayıp istemediğim şeyler söylemekten korkuyorum." Birçok insan, özellikle tartışma anlarında veya duygusal olarak yoğun zamanlarda, duygusal olarak taştığında, beyin adeta bloke olduğunda, işlem kapasitesi aşıldığında içine kapanır ve bu bir savunma mekanizmasıdır, bir korunma refleksidir. Tıpkı bir bilgisayarın aşırı yüklendiğinde donması veya kapanması gibi, insan zihni de bazen işlem kapasitesini aştığında sistemi kapatıp kendini korumaya alma haline geçer. O an eşinizin üzerine gitmek, "Neden konuşmuyorsun, bana ne olduğunu söyle, senden bir şey saklıyorsun, neden sustruyorsun böyle!" diye baskı yapmak, talepkar olmak, onu daha da köşeye sıkıştırır; kaplumbağanın kabuğuna daha da derinlere çekilmesine, duvarların daha da kalınlaşmasına, mesafenin daha da artmasına neden olur. Oysa belki o sessizlik size bir davettir, bir yardım çağrısıdır, bir taleptir: "Lütfen bana biraz alan ver, biraz nefes alma zamanı, biraz kendi kendimle kalma süresi tanı, sakinleşip toparlandığımda, düşüncelerimi organize ettiğimde sana döneceğim, gitmiyorum, bitiriyorum değil, sadece şu an zamana ihtiyacım var."
Bazen de sessizlik, derin bir tükenmişliğin, bezginliğin, umutsuzluğun, çaresizliğin sesidir ve bu çok ciddi bir sinyaldir. Bu sessizlik şöyle der: "Daha önce defalarca anlattım ama duyulmadım, konuştum ama anlaşılmadım, açıklama yaptım ama görmezden gelindim, ağladım ama teselli bulmadım, istedim ama verilmedi, artık kelimelerimi boşuna, havaya, duvara harcamak istemiyorum." Bu tür bir sessizlik, ilişkideki alarm zillerinin çaldığını, yangın söndürücülerin devreye girmesi gerektiğini gösterir; bu bir emosyonel geri çekilmedir, bir kapanmadır, bu belki ilişkinin gerçekten tehlikede olduğunun işaretidir ve dikkatle, ciddiyetle, şefkatle ele alınmalıdır. Burada suçlamak, yargılamak, şikayet etmek, "Yine susuyorsun işte" demek yerine, o sessizliğin altındaki umutsuzluğu, kırıklığı, yorgunluğu görmek gerekir. Eşinize yaklaşıp nazikçe, alçak bir sesle, gözlerine bakarak "Sessizliğini fark ediyorum ve bunun bir anlamı olduğunu biliyorum. Seni gerçekten anlamak istiyorum. Hazır olduğunda, ne zaman olursa olsun, bir hafta sonra bile olsa, seni dinlemeye buradayım" demek, o kalın, donmuş buz tabakasında küçük bir çatlak açabilir. Bu cümle, saldırı değil davet içerir; yargı değil kabul sunar; talep değil teklif verir.
Erkekler ve kadınlar sessizliği farklı şekillerde kullanabilirler ve bu toplumsal öğrenme, kültürel kalıplar, kişilik farklılıkları veya bireysel iletişim stillerinden kaynaklanabilir. Araştırmalar gösteriyor ki, bazı insanlar özellikle stres altındayken konuşarak rahatlama, paylaşarak boşalma ihtiyacı duyarken, bazıları sessizce işlem yaparak, kendi iç dünyalarına çekilerek, yalnız zaman geçirerek stresi hazmetme, sindirme eğilimindedir. Her iki stil de geçerlidir, hiçbiri diğerinden üstün veya daha sağlıklı değildir; sadece farklıdırlar. Bazen bir eş, günün stresini üzerinden atmak, iş yerindeki gerginliği bırakmak, o kirli enerjiyi temizlemek için adeta kendi "mağarasına" çekilir; sessizce televizyona bakmak, telefonda anlamsız bir oyun oynamak, internette gezinmek, gazetedeki sudoku bulmacasını çözmek, müzik dinlemek onun yeniden şarj olma, enerjisini toplama, psikolojik bataryasını doldurma yöntemidir. Bu bir kaçış, bir kopu, bir ilgisizlik değil, yeniden bağlanmak, yeniden iyi bir partner olabilmek için gerekli bir mola gibidir. Diğer eş ise bu davranışı kişisel olarak yorumlayabilir: "Benimle ilgilenmiyor, beni umursamıyor, ben onun için öncelik değilim, benden sıkılıyor, belki artık sevmiyor" diye düşünebilir ve bu yanlış yorumlama kırılmalara, kavgalara, mesafelere yol açar. Oysa bu davranış kişisel bir reddediş, bir hakaret, bir mesaj değil, bireysel bir ihtiyaçtır ve herkesin bu tarz ihtiyaçları olabilir. Bu ihtiyacı tanımak, kabul etmek, ona saygı duymak, kişisel algılamaktan vazgeçmek ilişkinin havasını bir anda değiştirir, gereksiz kavgaları önler.
Bir çifti düşünelim: Berk ve Gülşen on beş yıllık evliler, iki çocukları var. Berk işten eve geldiğinde genellikle çok yorgun ve sessiz oluyordu; televizyonun karşısına geçip saatlerce oturuyordu, telefona bakıyordu, bazen uyukluyordu bile. Gülşen bunu yıllarca "Beni sevmiyor, benimle konuşmak istemiyor, sanki ben yokmuşum gibi davranıyor, benden sıkılmış" diye algıladı ve neredeyse her akşam bir tartışma çıkardı. "Neden benimle konuşmuyorsun? Sana ne oldu? Benden sıkıldın mı? Artık eskisi gibi değilsin!" diye sorardı sitemle, kızgınlıkla. Berk ise bu sorulardan, bu baskıdan bunalır, daha da içine kapanır, daha da sesizleşirdi. Kısır, yıkıcı bir döngüye girmişlerdi. Bir gün Gülşen bir kitapta farklı dinlenme stilleri, farklı stres yönetimi yaklaşımları hakkında bir şeyler okudu ve Berk'e farklı yaklaştı. O akşam eve geldiğinde üzerine gitmedi, soru sormadı, şikayet etmedi, sadece yanına oturdu, belki elini tuttu ve "Yorgun göründüğünü biliyorum, biraz dinlen, şarj ol. Bir şeye ihtiyacın olursa, konuşmak istersen ben buradayım" dedi ve çekildi. Berk şaşırdı, her akşam beklediği baskı, şikayet, suçlama gelmemişti. Bu akşam farklıydı. O gece sessizliği daha kısa sürdü ve Berk bir saat sonra kendiliğinden Gülşen'in yanına geldi ve konuşmaya başladı. "Bugün çok zordu işte" dedi. Aradaki gerginlik çözülmeye başlamıştı.
Sessizliği düşman olarak, saldırı olarak, kişisel hakaret olarak, bilerek yapılan bir kötülük olarak değil, çözülmesi gereken şifreli bir mesaj, okunması gereken bir dil olarak görmeye başladığınızda iletişiminiz derinleşir ve ilişkiniz güçlenir. Eşinizin sessizliğine kendi kaygılarınızla, kendi korkularınızla, yani terk edilme korkusu, değersizlik hissi, "Yeterince sevilmiyorum" düşüncesiyle refleks olarak cevap vermek yerine, merakla, açıklıkla, kabul edici, yargısız bir tutumla yaklaşın. Belki onun yanına sessizce oturun, belki sadece elini tutun, belki omzuna dokunun, belki sırtını okşayın. Bazen en iyi, en etkili, en derin iletişim hiçbir şey söylemeden sadece orada olmaktır, "var" olmaktır, fiziksel varlığınızla, enerjinizle "Seni görüyorum, seninleyim, gitmedim, gitmeyeceğim" mesajını vermektir. Çünkü bazen bir bakış, bir gülümseme veya sıcak bir dokunuş, saatlerce süren konuşmalardan, analiz etme çabalarından, sorgulama seanslarından çok daha etkili, çok daha iyileştirici bir mesaj taşır. Bu mesaj basit ama güçlüdür: "Seni seviyorum, buradayım, gitmedim, gitmeyeceğim ve senin sessizliğin bile benim için değerli çünkü o da senin bir parçan, o da sana ait."