Affetmek İçin Önce Ne Yapmalı

Affetmek... Bu kelime dile ne kadar kolay gelse de, onu kalbe indirmek, gerçekten yaşamak ve hayata geçirmek belki de insan ruhunun gerçekleştirebildiği en zor, en acılı ama aynı zamanda en özgürleştirici eylemlerden biridir. Bize yapılan haksızlık, yüzümüze söylenen o ağır söz, yaşanan ihanet, gösterilen vefasızlık veya sadakatsizlik canımızı öylesine yakmıştır ki, öyle derin yaralar açmıştır ki, affetmek sanki o kişiye bir ödül vermekmiş gibi, ona hak etmediği bir af fermanı uzatmakmiş gibi, adeta suçu onaylamak gibi gelir. İçimizden güçlü bir ses söyler: "Eğer onu affedersem, yaptığını onaylamış olurum. Yaptığı yanına kâr kalır. Acımı hafife almış, yaşadıklarımı küçümsemiş olurum. Bu büyük bir haksızlık olur." İçimizdeki adalet duygusu isyan eder, hakkaniyeti talep eder, cezalandırılmayı bekler, bir denge arar. Bu yüzden affetmeyi erteler dururuz, bazen yıllarca, bazen onyıllarca; öfkemize sımsıkı tutunuruz, kinimizi bir hazine gibi, haklılığımızın kanıtı gibi saklarız. Çünkü öfke bize bir tür güç verir, bizi o andaki kırılganlıktan, savunmasızlıktan, acizlikten koruyan bir kalkan, bir zırh gibi hissedilir. Kızgın olmak, güçlü olmak gibi hissettirir; affetmek ise zayıflık, teslim olmak gibi görünür.
Ancak tutunduğumuz o öfke, elimizde taşıdığımız kor sıcaklığında bir kömür parçasına benzer; onu birine fırlatmayı beklersiniz, o kişiye atmayı, onu yakmayı, ona zarar vermeyi planlarsınız, ama beklediğiniz süre boyunca yanan aslında sadece kendi elinizdir, sadece siz yanarsınız. Affetmemek, geçmişin zehrini bugüne ve yarına taşımaktır, o zehri her gün yeniden içmektir, her gün biraz daha zayıflamaktır. O kişi belki hayatına devam ediyordur, belki güle oynaya sabah kahvesini içiyordur, belki mışıl mışıl uyuyordur ve rüyasında bile sizi görmüyordur, belki sizi çoktan unutmuştur bile; ama siz uykusuz gecelerinizde hala onunla kavga etmeye, o konuşmaları tekrar tekrar zihninizde canlandırmaya, söyleyemediklerinizi söylemeye, söylediklerinizi farklı söylemiş olmayı hayal etmeye devam edersiniz. Zihninizdeki görünmez mahkemede onu her gün yargılar, her gün suçlu bulur, ağır cezalara çarptırırsınız ama bu hayali infazı bir türlü gerçekleştiremez, tatmin olamaz, içinizdeki huzuru bir türlü sağlayamazsınız. Bu yükle yaşamak, sırtınızda ağır bir taşla dağa tırmanmaya benzer; her adımda biraz daha yorulursunuz, biraz daha yavaşlarsınız, ama taşı bırakmayı düşünmezsiniz bile çünkü artık o taş sizin bir parçanız gibi, kimliğinizin bir parçası gibi hissettirmeye başlamıştır.
Affetmek için önce "ne olmadığını" anlamak şarttır ve bu anlayış affetme yolculuğunun temel taşıdır, her şey buradan başlar. Affetmek, o kişiyle barışmak zorunda olmak demek değildir; affetmeniz, onunla aynı masada oturmayı, tekrar arkadaş olmayı, ona güvenmenizi veya ilişkinizi eskisi gibi sürdürmenizi hiçbir şekilde gerektirmez. Affetmek, yapılanı unutmak demek hiç değildir; beyin öyle çalışmaz ve özellikle travmatik, acı veren olaylar özellikle güçlü bir şekilde kodlanır ve hatırlanır, bu bir hayatta kalma mekanizmasıdır, tehlikeden korunmak için gereklidir. Affetmek "Yaptığın önemli değildi, beni fazla etkilemedi, zarar vermedi, sorun yok" demek de değildir; çünkü vermiş olabilir, büyük zarar vermiş olabilir ve bunu inkar etmek kendi gerçekliğinizi, kendi deneyiminizi reddetmek olur. Affetmek, aslında ve özünde tamamen sizinle ilgili bir eylemdir, karşı tarafla değil. Affedin ya da affetmeyin, o kişinin hayatında muhtemelen hiçbir şey değişmez; o kişi sizin affetmenizi beklemiyor bile olabilir, umursamıyor bile olabilir. Ama sizin iç dünyanızda, sizin kalbinizde, sizin ruhunuzda her şey değişir. Affetmek sizin özgürleşmeniz, sizin şifanız, sizin zincirleri kırmanız, sizin hapishaneden çıkmanızdır. Affetmek şu kararı vermektir ve bu karar çok güçlü bir karardır: "Bana yaşattığın acının, bugünü ve yarınımı daha fazla çalmasına, hayatımı daha fazla kirletmesine, kalbimi daha fazla karartmasına, enerjimi daha fazla tüketmesine izin vermeyeceğim. Bu yükü artık taşımayacağım, bu kömürü artık elimde tutmayacağım, bu zehri artık içmeyeceğim."
Affetmenin ilk ve belki de en kritik, en temel adımı, acıyı tam olarak kabul etmek, onu görmek, ona yer vermek, onu onurlandırmaktır. "Güçlü görünmek" adına, "Beni etkilemedi, ben zayıf değilim" deme ihtiyacı nedeniyle veya başkalarının gözünde kırılgan görünmemek için acıyı bastırmak, yok saymak, inkâr etmek, halının altına süpürmek, affetmeyi imkansız kılar çünkü inkâr edilen bir şey işlenemez, çözülemez, iyileştirilemez. Canınızın ne kadar yandığını, hayal kırıklığınızın derinliğini, güveninizin nasıl paramparça olduğunu, öfkenizin haklılığını ve gücünü öncelikle kendinize itiraf etmeniz gerekir. Belki yalnız olduğunuzda ağlayın, gözyaşlarınızın özgürce akmasına izin verin çünkü gözyaşları ruhun temizlenmesidir, duygusal bir boşalmadır, sağlıklıdır. Belki bir deftere yazın, yaşadıklarınızı, hissettiklerinizi, düşüncelerinizi kelime kelime dökün, hiçbir şeyi sansürlemeden, hiçbir şeyi güzelleştirmeden. Belki güvendiğiniz, yargılamayacak bir dosta anlatın veya profesyonel bir terapistle paylaşın. Belki araba kullanırken camlar kapalıyken bağırın, sesinizi duyun, öfkenizin sesini çıkarmasına izin verin. Duyguların içinden geçmeden onların dışına çıkamazsınız, bu bir tünel gibidir ve tüneli atlamak, üzerinden geçmek, dolanmak mümkün değildir, içinden geçmek zorunludur. Yaranın temiz kabuk bağlaması için önce yeterince temizlenmesi gerekir ve bu temizlik bazen biraz can yakar, acı verir ama bu gerekli, iyileştirici bir acıdır.
Affetme yolculuğundaki bir sonraki önemli adım ise, size zarar veren o kişiyi tam da insan olarak, sadece bir canavar veya düşman değil, kendi hikayesi olan bir insan olarak görebilmektir. Bu, onu haklı çıkarmak için yapılan bir şey kesinlikle değildir; bu, olayı bir bağlama oturtmak, anlamak içindir çünkü anlama affetmeyi kolaylaştırır. Kendinize şu soruları sorabilirsiniz: "Bu kişi bunu neden yaptı? Kendi geçmişinde hangi yara, hangi travma, hangi kırılma onu bu davranışa itmiş olabilir? Hangi korkusu, hangi yetersizlik hissi, hangi karanlık nokta onu bu hataya sürükledi? Acaba o da bir zamanlar birileri tarafından yaralanmış, incitilmiş, aldatılmış, ihanete uğramış olabilir mi?" İnsanlar genellikle içleri doğuştan kötü olduğu için, genetik olarak kötü olarak programlandıkları için değil, kendileri de yaralı oldukları, kendi acılarını taşıdıkları, kendi travmalarını işleyemedikleri, kendi ihtiyaçlarını sağlıklı şekilde karşılayamadıkları için başkalarını yaralarlar. Yarayan insanlar çok sık bir zamanlar kendileri yaralanmış insanlardır; acı, acıyı doğurur. Bu perspektifi görmek, size yapılanı mazur göstermez, onu kabul edilebilir yapmaz ama öfkenin keskinliğini biraz alır, o bıçağın ucunu biraz köreltir, nefret yerini belki bir ihtiyata, belki bir anlayışa bırakır. O kişiyi canavardan, şeytandan, mümkün olmazsız bir düşmandan insana, hatalı ve yararlı bir insana dönüştürdüğünüzde, affetmek biraz daha mümkün, biraz daha düşünülebilir hale gelir.
Bir affetme hikayesi düşünelim: Selin, en yakın arkadaşı tarafından, on yıllık can dostu tarafından ihanete uğramıştı; yıllardır güvendiği, tüm sırlarını paylaştığı, hayatının en zor anlarında yanında olduğunu sandığı arkadaşı, kendi eşiyle gizli bir ilişkiye girmişti. Bu keşif Selin'in dünyasını yıkmıştı, hem evliliğini hem de en değerli arkadaşlığını aynı anda kaybetmişti, çift ihanet. Yıllarca öfkeyle, kinle, intikam hayalleriyle yaşadı. Geceleri planlar kurdu, onları utandırmak, acı çektirmek istedi. Ama bu öfke onu içten içe çürütüyordu; yeni ilişkiler kuramıyordu çünkü kimseye güvenemiyordu, her yeni insanda potansiyel bir hain görüyordu. Gülümseyemiyordu çünkü içi kararmıştı, neşe onu terk etmişti. Sağlığı bozuldu, kilo aldı veya verdi, uyuyamadı. Bir gün bir terapistin yardımıyla uzun ve acılı bir affetme yolculuğuna çıktı. Bu kolay olmadı, aylarca sürdü, belki yıllar. Arkadaşını affetti, eşini affetti ama en önemlisi, en zoru, onlara güvendiği için, işaretleri göremediği için kendini suçlamayı bıraktı ve kendini affetti. Affetmek, onlarla tekrar görüşmek veya barışmak anlamına gelmedi; ikisini de hayatından tamamen çıkardı, bu onun seçimiydi ve bu da affetmenin bir parçasıydı. Ama içindeki zehir boşaldı, kalbi yeniden sevgiye, güvene, umuda yer açtı ve sonunda, yıllar sonra, gerçekten özgürleşti.
Ve son olarak zaman konusuna gelelim. Affetmek bir süreç gerektirir ve kendinize bolca zaman tanımanız şarttır, bu süreci aceleye getirmek ne mümkün ne de sağlıklıdır. Affetmek bir anlık bir olay, bir düğmeye basma, aniden gerçekleşen bir sihir veya bir karar değildir; affetmek devam eden bir süreçtir, bazen uzun, bazen dolambaçlı, bazen ileri geri giden bir yolculuktur. Bugün affedersiniz, içinizde bir hafiflik hissedersiniz, "Evet, artık atlattım, bitti" dersiniz; ama yarın bir şey tetikler, bir şarkı, bir koku, bir tarih, bir hatırlatıcı ve o anıya geri dönersiniz, canlı canlı hatırlarsınız ve tekrar kızarsınız, tekrar can acısı çekersiniz. Bu tamamen normaldir, bu sürecin doğal bir parçasıdır ve bu geri adımlar, bu dalgalanmalar sizi başarısız, zayıf veya yetersiz yapmaz. Her seferinde tekrar affetmeyi, bırakmayı, elinizdeki kömürü atmayı seçersiniz. Tıpkı kat kat soyulan bir soğan gibi, her katmanda biraz daha hafiflersiniz, her seferinde biraz daha az yanar gözleriniz, her seferinde biraz daha hızlı toparlanırsınız. Sonunda bir gün gelir, belki beklenmedik bir anda, o anıya baktığınızda, o kişiyi düşündüğünüzde, artık canınızın yanmadığını, artık o keskin acının olmadığını fark edersiniz; eski bir fotoğrafa bakar gibi, uzak bir anıya bakar gibi bakarsınız. Bir hissizlik değil ama derin bir kabulleniş, bir barış olur. İşte o gün, gerçekten özgürleştiğiniz, o zinciri tamamen kırdığınız, o yükü sonsuza dek yere bıraktığınız, o hapisten çıktığınız gündür.